eylül, damar, usta yaşar!

"insan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı"*

bir eylül günü -hatta gün bile doğmadığı vakitler- bir ülkenin bilek damarları kesildi. bazıları on yıl sonra kurulacak yeni dünya düzenini, bazıları yüksek idealleri kavradı, bazılarına kavrayacak hiçbir şey kalmadı sonraki yıllar boyunca, bazıları da bütün kavradıklarını unuttu. ip atlayan çocuğun da köyde akşamları rakısını tatlı tatlı içen dedemin de ama en çok da bu ülkenin bilek damarları kesildi. o çocuğu imam hatip'e dedemi hacı'ya uğurladık, ülke ise işkencehanelerde ırzına geçilmiş bir kurban olarak kaldı orta yerde. biz sevdik, galiba onlar da terk etmedi, 28 yıl sonra hala buradalar, biz de hala seviyoruz eski yeşilçam filmindeki kirletilmiş masum kadın rolünün pek yakıştığı ülkeyi. asıl gerçek ise gazinocular kralı kıvamlı paşaların, çok uluslu şirketlerin, yüzde yüz yerli malının, illa ki ithalatçılar, ihracatçılar, şeyhülislam'ın 28 yıl boyunca her gün ırzına geçtikleri masum genç kızın makatına cop sokulduğunu söyleyenleri topuğundan vurması, f tiplerine attırmasıdır, ne erol taş, ne nuri alço bu kadar habis olmadı...

bir eylül günü -daha evlerde anneler uyanıp da dantelli masa örtülerine kahvaltılıkları koymadan evvel hatta- benim ülkemin bilek damarları kesildi. o vakitten beri kirlenmesin diye danteller, ucuz pazar işi muşambadan örtü serer annem. babamsa o günden beri inanmaz insanın eşref-i mahlûkat olduğuna, "sakının kendinizi insanlardan" der. hayali ihracatı teşvik edenlerin hükümet kurduğu bu film, artık bir melodram olmaktan çıktığında bile masum genç kızın hala masum olduğuna inandık, kurtarsak kötü adamın elinden evimize baş tacı yapacaktık. demek biz biraz o eylül gününün öncesinde kalmışız, halbuki masum sandığımız kız, bankerlerin %200 bağırışlarına kanmış, yeni numaralar öğrenen bir yosmaya dönmüştü ağırdan. eh ama bazı sözler tarih denilen tamahkar tüccarı geçemeyecek kadar gerçek ve insan eşref-i mahlûkat olamıyor kanı akarken.

bir eylül günü -kağıt mendilleri tanımadan, aquaparkların film dekoru olmadığını öğrenmeden evvel- şimdi senin de olan -belki de hiç olmayan- ülkenin bilek damarları kesildi. ismet özel kendi damarlarının kesilmesi ile öğrenmiş insanın eşref-i mahlûkat olduğunu ve seccade yeşilinin loş ışıkta dolar yeşiline pek bir benzediğini. benim ve senin ve facebook'ta kız tavlamaya çalışan zeynel'in tutkuyla sevdiğimiz yalnız ve güzel ülkesi, madenleri, tarlaları, yağlı boya ve kan kokusuna alışık geceleriyle insanın hiç de eşref olmadığını kavradı: bir eylül gününden sonra o ülke sadece işkenceyi, zındanı, postalı ve korkuyu değil, üçkağıtçılığı, bencilliği, dalavereyi ve kendisinden başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi bilmeme hünerini öğrendi. ve hiç huzura eremedi bir daha, yeşil ve kırmızı kontrasttır zaten...

bir eylül günü -münir özkul'u sokakta görünce gözlerimizin dolduğu günler geçmeden evvel hatta- yaşar usta'nın ülkesinin bilek damarlarını kestiler. o vakitler fantezi edebiyatının büyük kahramanı yaşar usta'yı öldürürken prodüksiyona oturmuş ve purolu ağızlarıyla büyük, mağrur bir tüccar kıvamlı paşalar ve diğerleri yerine harry potter'ı koydular. bir sirk curcunası ve biraz da iltimas üçüncü sınıf orospuların video filmlerine...

halbuki bazıları hala inanır yaşar usta'ya. ben inanıyorum mesela, sonra galiba sen de inanıyorsun, zeynel için facebook'ta yaşar usta grubu kursak, saim beyli bir application uydursak belki o bile inanacak, ezgi desen zaten kibritçi kız'a bile inanıp ağlıyor demek o da inanır hala. e buraya kadar gelmişken ve ifşa etmişken en çocuk yanımızı, yaşar usta'ya bile inanabildiğimizi -hem de bu çağda- niye inanmayalım ki 28 yıl her gün ırzına geçilen yalnız ve güzel ülke'nin hala saf ve temiz olduğuna.
kızanım;
şunca'az inancın varsa insana hiç oturup düşünmeyece'en 28 yıl evvelini, dantele nostalji yapmayaca'an, muşamba masa örtüsünü yürütüp evden pankart yapaca'an. gandalf olup saruman'ın kulesine, yaşar usta olup saim bey'in ofisine dalaca'an çat kapı, dünyayı değiştirmek o kadar zor değil. çünkü büyüklük parayla olmuyor. yaşar ustam anlatsın nasıl oluyormuş:

"bak beyim, sana iki çift lafım var. koskoca adamsın. paran var, pulun var, her şeyin var. binlerce kişi çalışıyor emrinde. yakışır mı sana ekmekle oynamak. yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. ama nasıl yakışmaz. sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. ama ben boşuna konuşuyorum. sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. hıh! sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi saim bey, sen mi büyüksün. hayır ben büyüğüm, ben, yaşar usta. sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç. gözümde pul kadar bile değerin yok. ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiçbir şey yapamayacaksın, yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. bizler birbirimizi seviyoruz. biz bir aileyiz. biz güzel bir aileyiz. bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. dokunma artık aileme. dokunma çocuklarıma. dokunma oğluma. dokunma gelinime. eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben, yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. anlıyor musun. vururum ve dönüp arkama bakmam bile."

işte bir eylül günü -galiba sen doğmadan evvel hatta- bilek damarlarımızı kestiler, ama bilmediler ne çok damarı var insanın, bilmediler mahlukatların en şereflisi değilse de en dirençlisinin insan olduğunu, 17 yaşında çocuğu asmayı bildiler, bunu bilmediler, bizse öğrenince hiç unutmadık.

* ismet özel-amentû.